Adâlet

Adâlet, bir âmirin, bir hâkimin, memleketi idâre için koyduğu kanûn, kâide, çizdiği hudûd içinde hareket etmekdir. Zulüm ise, bu kanûnun, bu hudûdun, bu dâirenin dışına çıkmakdır.


Âlemleri yaratan, yoktan var eden, mâlikimiz, sâhibimiz Allahü teâlâ, hâkimlerin hâkimi, her şeyin asıl sâhibi ve tek yaratıcısıdır. Üstünde bir âmiri, hâkimi, sâhibi, mâliki yokdur ki, Onu bir hudûd içinde harekete, bir dâire içinde kalmağa mecbûr etsin ve bir kanûn altında bulundursun. Bir vezîri, bir müşâviri, bir yardımcısı yokdur ki, iyiyi fenâdan ayırmak için işâret versin, yol göstersin.

Bundan dolayı, Allahü teâlânın, adâletin bu tarifi ile zâten bir ilgisi olmaz. Ona zulüm kelimesi yaklaşamıyacağı gibi, bu tarife uyarak, âdil demek de, yakışmaz. Âdil denilmesi, zulmü hatırlatabilir. Allahü teâlâ için bu tarife göre, adâleti hatırlamak da, zulmü hatırlamak gibi, câiz olmaz.

Allahü teâlânın bir ismi “adl”dir. Âdil olduğu muhakkaktır. Bu isim de, başka ismleri gibi, (te’vîl) olunur. İslâmiyyete uygun bir manaya çevrilir. Yani, “adl”den murâd, adâletin gâyesidir. Meselâ, Rahmân ve Rahîm de, Allahü teâlânın ismidir. Rahmet ve rahm sâhibi demekdir. Rahm, kalbin bir tarafa eğilmesine denir. Allahü teâlânın kalbi yokdur ki, meyl etsin. O hâlde, rahm demek, rahmın gâyesi demekdir ki, ihsân etmek, iyilik etmekdir. Adl isminin de gâyesi, neticesi, iyilik edici, nefse uygun gelen, tatlı gelen şeyleri verici demekdir.

Allahü teâlâ, adle, adâlet yapmağa mecbûr değildir. Mecbûr olsaydı, muhtâr olmazdı. Yani, irâdesi, isteği bulunmazdı. İrâdesi olmıyan, mecbûr olur.

Bu tarife göre, “Filân şey adâlete uymuyor.” denilemez. Allahü teâlâya, bu manada âdil denilemiyeceği gibi, böyle adâlete mecbûr da değildir.

Adâletin yüksek tarifi, kendi mülkünde olanı kullanmak demekdir. Zulüm de, başkasının malına, mülküne tecâvüzdür. Adâletin, dînimizdeki tarifi de, işte budur.

Âlemlerin hepsi, ulvî, süflî, cismânî, arazî (sıfatlar), bedenî, rûhî, melekî, insânî, cinnî, hayvânî, nebâtî, cimâdî [cansız], felekî [gökler], kevâkib [yıldızlar], büyük ve küçük cismler, Arş ve Kürsî, yer ve gökler, elementler ve mineraller, madde ve mana âlemleri, hepsi ve hepsi, Allahü teâlânın kemîne [âciz, muhtâc] mahlûkları ve mülkü olup, hepsinin tek yaratanı, müstekıl sâhibi, yalnız Odur. O, her hâlde, her bakımdan kemâldedir. Noksanlık yokdur ki, ikmâl etmek, tamamlamak lâzım olsun. Ondan başka her şey, Onun mülkü ve mahlûkudur. Memlûk mâlike, mahlûk hâlıka, mülkde ve yaratmakda şerîk [ortak] olmadığı gibi, birşeye de mâlik değildirler.

Bu her iki tarife göre, Allahü teâlânın işleri için, adâlete uymayan bir şey olmaz. Böyle görmek, yaratanı, bazı şeylerde, yarattığı şeylere benzetmek olur. Bu ise, büsbütün haksızlıktır. Yaratan, hiçbir sûretle yarattıklarına benzemez.

Seyyid Abdülhakîm Arvâsî “rahmetüllahi aleyh”, Tam ilmihâl, s. 403.

--------------------------------------------------------------------------------------
--------------------------------------------------------------------------------------

Yorumlara Kapalı